İspanya’nın Göç Politikasında Asimetrik Baskı ve Avrupa’nın Transit Sınavı
08 Ağustos 2026, Cumartesi 22:29 202 kez okundu.Uluslararası ilişkilerde “göç” meselesi epeydir sakız oldu ağızlarda. Bu kavramın günümüzde yalnızca sosyo-ekonomik bir sığınma hareketini tanımlamak için değil, doğrudan devletlerarası güç mücadelelerinde bir teşbih, hatta bir kaldıraç gibi kullanıldığını gözlemliyoruz. Aksi halde İspanya ile İsrail arasında yaşanan diplomatik gerilimin hemen ardından Ceuta (Sebte) sınırında patlak veren kitlesel hareketliliği anakronizme ve mantık dışına düşmeden açıklamak pek mümkün değil.
Neden peki? Hatırlayın; İspanya Başbakanı Pedro Sánchez hükümeti, Gazze krizinde İsrail’e karşı AB genelinden ayrışan sert bir tutum takınıp Filistin Devleti’ni resmi olarak tanıdığında Tel Aviv’den diplomatik taarruzlar gecikmemişti. İsrail diplomatlarının “İspanya önce kendi Afrika topraklarındaki varlığına ve sınır güvenliği zafiyetine baksın” şeklindeki açıklamalarının hemen akabinde İspanya’nın Kuzey Afrika sınırları aniden tırmanan bir düzensiz göç dalgasıyla çalkalandı. İlk bakışta irkiliyorsunuz; İspanya’nın dış politika tercihlerinin bedeli nasıl olur da Afrika sınırındaki mülteci kitleleri üzerinden ödetilmeye çalışılır diye.
Lakin burada hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Kurşun veya baskı doğrudan göçmenlerin kendisine değil, o göçmen dalgasını kalkan edinerek Madrid yönetimini iç siyasette ve uluslararası alanda köşeye sıkıştırmak isteyen asimetrik güç dengelerine yöneltilmiştir! Modern siyasette göç, artık insani bir vaka olmanın ötesinde “silahlaştırılmış bir baskı aracı” (weaponized migration) halini almıştır.
İspanya’daki göç tartışmalarında bariz bir yanlış anlama da şurada yatıyor: Göçmenlerin yasallaştırılması (regularization) veya sınırların esnetilmesi denildiğinde, bunun yalnızca İspanya’nın iç hukukunu ilgilendiren insani bir karar olduğu var sayılıyor. Oysa erbabı bilir ki Schengen rejiminde bir ülkenin sınırı, tüm Avrupa Birliği’nin dış sınırıdır. İspanya’nın kayıt dışı göçmenlere çalışma ve oturma izni sağlama hamlesi, İber Yarımadası’nı yalnızca nihai bir hedef değil, Orta ve Kuzey Avrupa’ya uzanan ana bir transit geçiş koridoru haline getirmektedir.
Nitekim AB’nin iki kilit aktörü İtalya ve Fransa’nın olaya bakışı da tam olarak bu noktada düğümlenmektedir. Giorgia Meloni yönetimindeki İtalya, düzensiz göçü katı bir güvenlik sorunu olarak görüp dışlaştırma politikaları uygularken; İspanya’nın esnek tutumunun tüm Güney Avrupa için bir “mıknatıs etkisi” (pull factor) yarattığını savunuyor. Emmanuel Macron liderliğindeki Fransa ise Pireneler sınırında denetimleri artırarak İspanya üzerinden gelen bu transit geçiş yükünü kendi topraklarında görmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Hukuk tarihçilerinin yürütme ile yargı arasındaki hâkimiyet mücadelesinde belirttiği gibi; AB içindeki bu çekişme de iki ayrı hukuk anlayışından ziyade, üye ülkelerin kendi sınır güvenlik alanlarını koruma mücadelesinden ibarettir.
Geleceğe yönelik ortaya koyabileceğimiz “Doğu Akdeniz – Kuzey Afrika Asimetrik Tehdit Teorisi” ise bize şunu gösteriyor: Abraham Anlaşmaları sonrasında İsrail’in Fas ile kurduğu derin stratejik ve teknolojik ortaklık, İspanya’ya karşı doğrudan askeri olmayan dolaylı bir “hibrit kaldıraç” imkânı sunmaktadır. Doğrudan bir devlet müdahalesine gerek kalmadan bölgesal dinamikler kanalıyla İspanya sınırlarında yapay hareketlilikler tetiklenebilmekte, bu durum da İspanya’yı Fransa ve İtalya karşısında tecrit riskiyle baş başa bırakmaktadır.
Bu veriler ışığında, uluslararası siyasette göçün insani bir mesele mi yoksa devletlerarası rekabette stratejik bir koz mu olduğu sorusunun cevabını siz verin.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum